Back To Top
Hayatımızın dizginlerini kimseye bırakmayalım

Hayatımızın dizginlerini kimseye bırakmayalım

 - Son Güncelleme: 19.11.2019 Salı 09:33
- A +

Toplumumuz fert karşısında sosyal yapıların ağır bastığı bir toplum.

Fertlerin hareket alanını toplum adına kısıtlayan, onlara çok kesin sınırlar çizen bir anlayışı benimsemiş vaziyetteyiz.

İçinde bulunduğumuz gruplara sonsuz bir sadakat göstermemiz, “sürüden” ayrılmamamız, onlar nereye giderse itirazsız peşlerinden gitmemiz bekleniyor.

Okyanusun ortasında, çeşitli deniz vasıtalarına binmiş insanlar gibiyiz.

Kimimiz hemşehri derneklerinin kayığında, kimimiz tarikatların.

Kimimiz bir siyasi partinin gemisinde, kimimiz dinî yahut seküler bir cemaatin.

Eğer bindiği gemi rotasından sapmışsa bir yolcunun yapabileceği beş şey var:

1-Geminin nereye gittiğine değil sağladığı konfora odaklanmak. İstikameti umursamamak.

2-Kaptan ve yardımcılarının bir bildiklerinin olduğuna, neticede rotayı onlardan daha iyi bilemeyeceğine kendini ikna ederek, gemi nereye gidiyorsa orayı “doğru hedef” bellemek.

3-Kaptana ulaşıp, onu yanlış yolda olduğuna bir şekilde ikna ederek rotayı düzelttirmek.

4-Kendisi gibi gidişattan rahatsız olanlarla beraber kaptanı devirip dümeni ele geçirmek.

5-Gemiden atlayıp, en azından doğru yöne giden başka bir vasıta bulana kadar bireysel çabalarıyla su üzerinde kalmak.

Cehalet, ilkesizlik, çıkar odaklılık çoğu kimse için bunlardan ilkini cazip hale getiriyor.

Toplumsal yapıların ağırlığı, yakasını ilk seçenekten kurtaranları ikincisini seçmeye zorluyor.

Hayatı bir kez yaşayacağız.

Yanlış gemide olmanın/kalmanın faturası ödenemeyecek kadar ağır ve bu hatanın telafisi çok zor.

Ama pek az kişi gerektiğinde gemiden atlama cesaretini gösterebiliyor.

Çünkü hayat karşısında -kısa bir süreliğine olsa bile- yalnız olmak, dehşet veriyor bizlere.

Yanlış yoldaki geminin küflü ambarında farelerle seyahat etmeyi, istikameti korumak adına soğuk sularda kulaç atmaya tercih ediyoruz.

Güvenlik ve rızık endişeleriyle hürriyetimizden vazgeçiyoruz.

Bizimki gibi toplumlarda tedhişin nasıl kullanışlı bir yönetim aracı olduğunu gören idareciler kendilerince yeterince güçlü hissettikleri anda bu zaafımızı istismara başlıyorlar.

Ölçeği büyütüyor, dini cemaatlerden derneklere, üniversitelerden ticarethanelere kadar her toplumsal birimi yönlendirmeye çalışıyorlar.

Toplumu, motor tasarlayan makine mühendisleri gibi tasarlamak, sosyal birlikteliğin bütün mekanizmalarını, bütün çarklarını “ayarlamak” istiyorlar.

Özellikle 28 Şubat döneminde çok ifade edilen bir kavramdı “toplum mühendisliği”.

Sadece bir sosyal grubu değil, bütün toplumu baştan aşağı dizayn etme, her geminin istikametini tek bir yerden zorla tayin etme çabaları için kullanılıyordu.

Ama toplum öyle kolayca tasarlanabilecek bir makine değildi.

Mahut çabalar çoğu yerde istenenin tam aksi yönde neticeler verdi.

Peki, bundan herhangi bir ders çıkaran oldu mu?

Pek sayılmaz…

Mutlak iktidar öyle bir lanet ki -geçmiş fiyaskolar ayan beyan ortada olsa bile- kendisini elde eden herkeste toplum mühendisliği yapma hevesi uyandırıyor.

***

Toplumu tepeden tırnağa tasarlama çabaları, istenen işe yaramamakla beraber toplumda (nasıl neticelere gebe olduğu belli olmayan) derin travmalar yaratıyor, yusyuvarlak ve kıpkırmızı olsun diye genetiği ile oynanınca rayihasını kaybedip kanserojen hale gelen domates gibi, dışı parlak içi hastalıklı bir toplum üretiyor.

Tabi bu durum yine de toplumla ilgili düşünmeyi, öneriler sunmayı bırakmamıza yol açmamalı.

Toplum mühendisliği başka bir şey, iz’an sahibi bireylerin itiraz ve teklifleriyle toplumsal yapıyı değiştirmeye çalışması başka.

Zorbaca dayatılmadığı sürece bir fikir sunan herkesin teklifleri dikkate alınmalı.

İnsanlarımızı “elimden ne gelir ki” yılgınlığından kurtarmak zorundayız.

Yolunda gitmeyen şeyleri düzeltebileceğimize dair inancımızı yeniden canlandırmalıyız.

Toplumun dönüşümünün organik şekilde, yani ahlaki mesuliyetlerinin şuurunda, bilgili ve zeki fertlerin katkılarıyla gerçekleşmesi lazım.

Toplum karşısında ferdi her açıdan güçlendirmemiz, hem fikir hürriyeti hem mülkiyet hakları noktasında hukuki kalkanlara kavuşturmamız şart.

Kendimizi toplum mühendislerinin insafına bırakmayıp hayatımızın dizginlerini elimize almamız gerekiyor.

 

Diğer Yazıları

Yorumlar

Yorumlar 600 Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Karar Yayıncılık A.Ş ve yazar, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Yorumların 600 karakteri (boşluklu) aşmaması gerekmektedir.
Dervişe sen de bir yorum yap demişler.Derviş " Geçme namert köprüsünden koy aparsın su seni.. Yatma çakal gölgesinde koy yesin aslan seni...! " demiş.
KARAR OKURU 19 Kasım 2019 11:43
Bu yazdığınız bir kültürdür! Peki Türkiye'de bu kültüre sahip nüfus oranı nedir? Bu oran okur-yazar oranı gibi hesaplanırsa vay bu ülkenin haline! Mesela en azından yılda bir kitap okumuş kişi sayısı kaçtır? Diyelimki okumuyoruz. Çok gezen bilir desek gezen sayısı daha da kötü! Peki bu dediğiniz nasıl olacak! Okuma seferberliği başlatılmalı. Bütün kahvehanelere kitaplık kampanyası. Gerekirse kitap okuyana çay bedava. Okumadayan öğrenmeyen toplumlarda kültür olmaz, kültür olmayan yerde gelişme de olmaz!
KARAR OKURU 19 Kasım 2019 09:30
Toplum kokuşmuş ve Aydınlarla Dindarlar dünyevileşmiş,dünyaperest bir yasam sürmekte mağdurlar ve yoksullar sefalet icinde yasam mücadelesi verirken Ahmet Altan gibi konusanlar dört duvar arasında ölüme mahkum edilmekte.Anayasa ve hukuk siyasetin oyuncak topu hâline gelen bir ülkede Denize düşenin yılana sarılmaktan baska çaresi kalmamış.
KARAR OKURU 19 Kasım 2019 00:59
Hay Allah razı olsun sizden; ne kadar doğru ifade etmişsiniz. Teşekkürler
X

Her an haberdar olmak ister misin?

Aşağıdaki butona basarak tüm haberlerimizden anında haberdar olabilirsin. Tıpkı telefonunda olduğu gibi sana bildirimler göndereceğiz. Bu servisi dilediğin zaman iptal edebilirsin.

TIKLA HABERLER ANINDA ULAŞSIN